Beslemeler:
Yazılar
Yorumlar

Kürt sineması kavramının iyiden iyiye yerleştiği ve Kürt sinemasının niteliğinin ve ortak yönlerinin tartışıldığı bir ortamda BDP Genel Başkanı Selahattin Demirtaş Kürt kökenli sanatçılar Yılmaz Erdoğan ve Mahsun Kırmızıgül’e “Kürtçe filmler çekin” çağrısı yaptı. BDP olağanüstü kongresinde gerçekleşen Demirtaş’ın çağrısını süphesiz ki Kürt açılımı olarak adlandırılan tartışmalardan bağımsız düşünemeyiz. Ortada şüphesiz ki politik bir yaklaşım vardır. Politikacıların politik yaklaşımda bulunmalarından da daha doğal birşey yoktur.

Yılmaz Erdoğan’ın basın aracılığıyla Demirtaş’a verdiği yanıt etrafında yapılan tartışmalar Kürt sinemasını tekrar gündeme taşıdı. Yılmaz Erdoğan ve Mahsum Kırmızıgül’ün sanatçı kimlikleri bir yana Kürt kimlikleri de oldukça tartışmalıdır. Bu iki sanatçının Kürt olduklarından şüphem yok, benim bilmediğim ana dilimiz Kürtçeyi de en azından anlama ve konuşma bazında iyi bilirler. Erdoğan ve Kırmızıgül’ün Kürt kökenli olmalarına karşın siyasal anlamda bir Kürt kimliğine sahip oldukları söylenemez. Ve bu yoksunluk sanatlarına da yansımaktadır. Sorun buradadır.

Tiyatrodan sinemaya geçen Erdoğan’ın yaptığı filmlerin niteliği ve kalitesi genelde tartışılmadı. Erdoğan’ın filmlerinin ünlü sinema eleştirmeni Andre Bazin’in ifadesiyle “Filmleştirilmiş tiyatro” olmaktan öteye geçemediği söylemek yalnış olmaz. Filmlerinin diyalog ve espiri üzerine kurulması ve mizansenin tiyatro oyununu anımsatması da bundandır. Erdoğan henüz bir sinema filmi yapamamıştır yaptığı kameraya çekilmiş tiyatrodur ve espirilerle de filmini izletmektedir.

Erdoğan’ın filmlerinde Kürtlük gizlenmiştir

Ancak benim üzerinde durmak istediğim başka bir nokta. Örneğin Vizontele 1 ve 2′de kullanılan üstün tekniğe karşın olayların geçtiği zaman ve mekan düşünüldüğünde Kürtlük olgusunun bilinçli bir şekilde gizlendiğini görürüz. Gizliliğin başarısı açısından ortada bir başarı vardır ama böyle bir gizliliğe başvurmak hem Yılmaz Erdoğan’ın hayattaki duruşunu hem de sinema sanatına ihanetini gösterir. Kürt olmak için ve bir filmde Kürtler’e Kürt olarak yer vermek için politik olmak gerekmez kuşkusuz. Yılmaz Erdoğan bu durumu Selahattin Demirtaş’a cevaben söylediği “Kürtçe iş yaşmak artık normal birşey” sözleriyle dile getirmişti. Ve bu sözlerle aslında “suçunu” ve sanata ihanetini de itiraf etmiş oldu. Kürtçe iş yapmanın bu kadar normal olduğu bir ortamda (ki bu da göreceli bir belirlemedir, Kürtçe sanat yapmak henüz o kadar da normal ve yasal değildir) Yılmaz Erdoğan gibi “demokrat ve sol eğilimli” Kürt kökenli bir sanatçı nasıl oldu da 1980 öncesinde Hakkari’de yaşayan Kürtleri filmlerinde yansıtmamayı becerdi. Bu nasıl bir sanatsal duyarlılıktır, bu nasıl bir sanat anlayışıdır ki hayatın içinden alınmış ve gerçeklere dayanan bir konu böyle çarpıtılabilmiştir. Hakkarili Kürtler yaşlısı ve genci, kadını ve erkeği nasıl olurda Erdoğan’ın hiçbir filminde Kürtçe konuşmaz. Ama örneğin Erdoğan Vizontele filmlerinde Hakkari’de o dönemdeki sol akımların etkisini ve çalışmalarını yansıtmaktadır. Ama nedense bu filmler boyunca bir tek Kürtçe kelime duyulmaz, bir Kürtçe diyaloga raslanmaz. Gerçi Vizontele ikinin başında otobüsün tozlu bir yolda ilerlediği sahnede içerde çocuklar Kürtçe bir klam söylerken duyulur ama hemen sonrasındaki sahnede kamera otobüsün içini gösterdiğinde nedense bu klam hemen Türkçe olarak devam eder. Burada bir eleştiri de sözkonusu olabilir tabi ama bunun filmin tamamı düşünüldüğünde çok cılız kaldığını ve işlevsizleştiğini söylemek durumundayım.

Politikacı politika yapar, sanatçı sanat ahlakına sadık kalmalı

BDP Genel Başkanı Selahattin Demirtaş’ın Erdoğan ve Kırmızıgül’e yaptığı bu çağrının tek yalnışı böyle bir çağrının kongre ortamında yapılmış olmasıdır. Bu belki de Başbakan Tayyip Erdoğan’ın içinde Yılmaz Erdoğan’ın da bulunduğu bir grup sanatçıyla açılım toplantısı yapacağı bilgisinden sonra alelacele yapılmış bir çağrıdır ve bir nebze anlaşılabilir. Bu işin politik yönüdür. Politikacıların işi tabiki politika yapmaktır. Sanatçıların işi de sanat ürünleri ortaya çıkarmak ve sanat ahlakına sadık kalmaktır. Yılmaz Erdoğan “siyasetin sanatçılar üzerinde yapsınlar etsinler deme yetkisi yok” derken elbette haklıdır ilke olarak. Ama dediğim gibi sanatçılarda sanat yaparken gerçeğe sadık kalarak, sosyal ve kültürel gerçekleri gizlemeyerek sanat yapmalıdırlar. Çünkü aksi sanata ihanettir, sanatçı kavramına ihanettir, aydın kavramına aykırıdır.

Bahoz filminin neresi destansı

Kürdistan-Post sitesinde Robin Welat’ın “Selahattin Demirtaş Kürtçe film için yalnış kapıyı çalıyor” başlıklı bir yazısı yayınlandı. Welat yazısında Kürtçe filmlerin Kürt kimliğine sahip çıkan sanatçılarca yapılacağını belirtirken Erdoğan ve Kırmızıgül’un Kürtlüklerini inkar ettiğini hatırlatıyor. Kürtçe filmlerin ve Kürt sineması olgusunun Kürt kimliğine sahip çıkan yönetmenlerin emeğinin ürünleri oldukları tartışma götürmez bir gerçek. Ama Welat’ın Kazım Öz’ün “Bahoz” filmiyle ilgili ifade ettiği noktalara katılmadığımı belirtmek istiyorum yeri gelmişken. Robin Welat Bahoz filminin “destansı” bir film olduğunu belirtiyor. Ve politik yaklaşımlar sonucu Öz’e ve Bahoz filmine getirilen sınırlamaları ve engellemeleri haklı olarak eleştiriyor. Gerçekten de Kazım Öz’e karşı kendi çevresinden bir tepki olduğunu duymuştuk. Ama bu tepkinin sanatsal kaygılardan çok Welat’ın da ifade ettiği gibi “on saniyelik bir sevişme sahnesi” nedeniyle oluştuğunu biliyoruz. Tabi bu görünen veya ifade edilen “bahane”. Esas tepkinin ve sınırlamaların kaba politik nedenlere dayandığını tahmin etmek zor değil. Bu durumun benim de onaylamadığım bir durum olduğunu belirtmeliyim.

Ancak Robin Welat’dan Bahoz filminin neden “destansı” bir film olduğunu bize anlatmasını da istiyorum. Bahoz filmini 3 kez izledim ve filmin sanatsal açıdan tam bir fiyasko olduğunu düşünüyorum. Gerek senaryosunda gerekse de öykü ve film kurgusunda boşluklar ve “acemilikler” olduğu aşikar. Film üniversitelerde 1990′lardaki yurtsever gençliğin ruh halini vermekten oldukça uzak. Gereğinden fazla uzun olduğu için filmin kendini izlenmez kılması da cabası. Yönetmenlik açısından da çok zayıf, oyunculuk tiyatral olmaktan öteye geçemiyor.

Film Kürtlük duygusundan yoksun

Adı Bahoz (Fırtına) olan bu film de fırtına nerede inanın anlayamadım. Fırtınalı bir ortam yok, film hareketten yoksun, öykü kendi içinde ilerlerken yeteri kadar ivme kazanmıyor, güzel yerleştirilmiş espiriler olmasa filmin sonunu getirmek de zor. Özellikle Cemal’in bilinçlenmesini gösteren kitap okuma sahnesi sinematik olmaktan çok uzak. Bu sahne sinemanın ilk ortaya çıktığı yıllarda kabul edilebilirdi belki ama ikibinli yıllarda çok basit kaçıyor. Bahoz filminin en büyük eksikliği tabiki filmin çekimiyle ilgili değil, film Kürtlük duygusundan yoksun. Ben izlerken bir Kürt olarak heyecanlanamadım, Kürt ulusal mücadelesine dair hisslerim canlanmadı. Oysa Güneyli yönetmen Hıssen Hessen Ali’nin yönetiği “Nergis Bışkivin-Nergisler Açınca” filmi Kürt ulusal duygusunun verilmesi açısından çarpıcıdır. Konu olarak Bahoz filmine çok yakın olan Nergisler Açınca filmi humanist yaklaşımıyla da dikkat çekiyor.

Uzatmıyorum. Film eleştirisi yapılırken tabiki tarafsız yaklaşmak ve öncelikle filmin anlatmak istediği konuyu ne derece anlatabildiği üzerinde durmak gerek. Film eleştirisine kaba politik tarzda yaklaşmak hem filmi anlamamızı engeller hem de sanata, hayata ve siyasete hizmet etmez. Bu açıdan Yılmaz Erdoğan’ın filmleri de Mahsun Kırmızıgül’ün örneğin Güneşi Gördüm filmi de sosyal açıdan başarısız, gerçeklerden uzak ve korkak filmlerdir. Aslında bu konuda söylenecek çok söz var ama bu yazıda bu kadarı yeterli. Erdoğan ve Kırmızıgül’ün filmleri yönetmenlerin kişiliklerini yansıttığı gibi onların sakat sanat anlayışlarını ve hayata ve sanata cesurca yaklaşamadıklarını da gösterir. Kendi kimliğine sahip çıkamayan sanatçılardan da başka birşey beklenmez zaten. Bu nedenle onları “Kütürk” gibi uydurma bir kavramla tanımladım. Yani Kürt olan ama Türk olarak yaşayan veya Kürt olan ama olmayan anlamında. İşin kötüsü Türkiye’de “Kütürk” olan birçok sanatçı, politikacı ve sırdan insan var.

Devrim Kılıç / 6 Şubat 2010 / Melbourne

kaynak: Kurdistanpost

TELESKOP-25

HAYDİ HAYIRLISI!

Sanatçılıkları bolca övgü almış, bolca yerilmiş, ikisi yurt dışında, ikisi de yurt içinde Dört sanatçımız gündeme geldi, geçen hafta çeşitli vesileler ile, BDP Genel Başkanlığına seçilen Selahattin Demirtaş’ın ‘Doğduğunuz ve içinde büyüdüğünüz kültürün hatırına, kendi anadilinizde de sinema filmleri, sanat eserleri üretin’ çağrısında bulunduğu sayın Yılmaz Erdoğan ve Mahsun Kırmızıgül. Taraf gazetesinden Amberin Zaman’ın İsviçre’nin Basel kentinde düzenlenen 1. Basel Kürt Kültür Haftası çerçevesinde gerçekleştirilen etkinliklerde Civan Haco ile yaptığı söyleşi ve Şivan Perwer’in Avusturya’nın başkenti Viyana’da verdiği konserinin Türk basınındaki yansımaları… Kırmızgül ve Erdoğan’a yapılan çağrıdan dolayı bu iki sanatçımızın bir tür ‘karın ağrısı’ yaşayacaklarını buradan söylemek için kahin olmaya gerek yok. Diğer iki Ozanımız ise oldukça net! Biri Açılım projesi kapsamında kendisi için belli ki ‘Show’ amaçlı, özel ‘Ülkeye dönüş’ programları tasarlanan Sayın Perwer! O ‘’henüz erken, ortamı düzeltirseniz gelirim’’ diyor. Beriki ‘’Ben dünden hazırım gelmeye’’ diye Devletin Kürtçe televizyonundan çağrı bekliyor!

İYİKİ VARSIN KAWA NEMİR!

1-Eserleriyle her çağa damgasını vuran Shakespeare’in ‘Bütün Soneleri’ni Kürtçeye çevirdiğin için.

2- Kendinde biraz güç bulunca,işin kolayı ‘Dengbejlerimiz’ konularına dadanmadığın için.

3- 100 romanlık dünya klasikleri çeviri serisi projesi gibi zor bir görevi üstlendiğin için

4- Tüm Bunları yaparken ”dünyadan ve yaşamdan feragat ettim. Hiçbir Kürdün gözünün kaşının karası için yapmadım. Dilim için yaptım. Maddi anlamda hiçbir fayda görmedim. Bunu kendi dil dünyam için yaptım, bu yüzden de herkesten daha zenginim diyebilirim.” dediğin için.

KAVOŞGER!

Ve İran Bahman Ghobadi’nin Kaplumbağalarını uçurdu sonunda. Uzaya hem de; Kavoşger-3 (Kaşif-3) adlı rokette ağzından tüpler çıkan bir sıçan, birkaç siyah kurtçuk ve küçük bir kaç kaplumbağa yer alıyordu! Hayvanların akibeti nasıl olacak bu yolculuğun sonunda şu an kestirmek zor, ama eski bir Kürt hikayesi olan uçan kaplumağaların hikayesini buradan hatırlatmakta fayda var bir kez daha; ”Göl kenarında yaşayan bir kaplumbağa, çevresindeki kuşları sürekli izler, onlara imrenirmiş. Zaman geçtikçe bu kuşlarla arkadaş olmuş ve duygularını paylaşmış. Kaplumbağa, yaşadığı gölün diğer tarafına gitmek istiyormuş; ama kendisi de biliyormuş, gidecek olsa bu gezinin bir ömür süreceğini. Kaplumbağa: “Keşke ben de sizin gibi uçabilseydim.” demiş kuşlara. Kaplumbağanın bu dileğini yerine getirmek isteyen kuşlar: “Uçabilirisin!” demişler kaplumbağaya. ”Kaplumbağalar da uçar!”… Bir dal bulan iki kuş, kaplumbağayı karşıya geçirmek için iki yandan tutacakmış. “Tek yapman gereken dalı sıkıca ısırmak.” demişler kaplumbağaya. Isırmış kaplumbağa dalı ve yükselmiş yükselmişler, uçmuş uçmuşlar… Ama kaplumbağa korkmuş yükseklerden. Heyecanla bağıracağı an çenesi açılıvermiş kaplumbağanın ve suya düşmüş; yani ait olduğu yere, kendi yavaş, imkânsız hayatına… Anlamış yüksekler için yaratılmadığını, kuşlar gibi olamayacağını…”

ÇIKAN KÜRTÇE KİTAPLAR (4)

 45- Gotin diçe nivîs dimîne / Roşan Lezgîn / Gotar

46- Keleşê Reş /Newaf Mîro / Pexşan

 47- Kurtelêkolînek ji dîroka Kurdistanê / Kardox Agirî

48- Zifqêra Berî / Jêhatî Zengelan / Roman

49- Dejê Nimiteyî / Newzat Valêrî / Helbest

50- Mi Şêx Seîd Dî / Malmîsanij / Hevqeyvîn

51- Ferhengê Kirmanckî (Tirkî/Kırmancca-Zazaca)

52- Rondikên Hêviyên Wenda / Fêrgîn Melîk Aykoç

53- Rêwiyên bê welat / Ozgur Kiynak / Roman

54- Ji bo Kurdistan / Herbijî / Helbest

55 – Sûzê û Hirç – Azad Zal

Yavuz FIRAT : Günlük GAZETESİ

Bir Nedeni Yok Yalnızca Öptüm

Dudaklarım gerisin geriye çekildi; ağdalı bir sıvının ağır ağır örttüğü, korkunun biçim kazanıp ayağa kalktığı ve ‘hey bana bir şeyler söylemenin vakti geldi’ dediği zamanlarda bekledim seni; gözlerimi kapadım. Bekledim. Beklerken, özlemenin hangi geçitleri geçilmez kıldığını, hangi duyguların insanı hayata kazandırdığını, basite indirgenmiş hüzünlerin geceleri dinlenmeye müsait şarkılarla şahlandığını anlatamadım. Evet, bilmiyordum. Bilmiyordum, kelimelerden arınmış bir cümle kurar gibi sevişmeyi. Sevişirken sözlük kullanıyordum hala. Ama, seni seviyordum. Ve sevdiğimi, sevgimi anlatma telaşıyla hata üstüne hata yapıyordum sana. Sana yaklaşamıyordum. Yasaklanmıştın adeta. Çiğnemeye çalıştığım yasak olsan da, uzak dursan da, o korkunç şeklini korusan da, farketmiyordu hiçbir şey. Küçük bir ateş. Küçücük bir ateştin sen. Sönmekten ürken bir ateş. Bir su damlasıyla bütün görkemini kaybedebilecek bir ateş. Aşkın mecali kalmamıştı. Sessizce sokuldum yanına. Acıyla irkildin. Gülümsedim. Gülümsememe anlam veremedin elbette. Kimdi bu? Ne istiyordu? Tanımadığın biri. Hatıralarını darmadağın etmeyi planlamış bir yabancı. Fuzuli bir beden, karşındaki. Usulca uzandım,

Bir nedeni yok. Yalnızca öptüm.

Kimi geceler penceremden uzayı seyrederim. Uzayın adını ben koymadım. Uzayın adını yıldızlar, gezegenler kendi aralarında kararlaştırmışlar. Rahatlatır beni o. Bütün yağmurlar, uzayın derinliklerinden gelip yağar diye düşünürüm. Yağmurlar başka galaksilerden gelip yağar. Romantizme uyum sağlamak için de değil. Öyle. İşin gerçeği budur. Yağmurlar, bu dünyaya ait sanma. Bembeyaz bir yalnızlığın olmalı senin de. Lekesiz bir yalnızlık. Lekelenmeye müsait bir yalnızlık. Tedirginliğini buna bağlıyorum seni seyrederken. Pişmansın. Pişmansın kapıp koyveremediğin için sanki. Elinde olsa, avaz avaz bağıracaksın sokaklarda. ‘Neyim ben? ! ’ diye haykıracaksın. Olmuyor tabii. Olmuyor. Sıyrılır gibi lüzumsuz bir yerden, sıyrılıp kendi affına sığınıyorsun. Beni anlayacağın günler gelecek. Beni de göreceksin. Benimle tamamlanacak bir şeye benziyorsun çünkü. Korkma lütfen,

Bir nedeni yok. Yalnızca öptüm.

Çocukluğumdan söz etmek isterim sana, eğer sıkılmazsan. Bir gün otururuz evde, ben sana hayatımı anlatırım dakika dakika. Kaç yaşımdaysam, o kadar yıl sürer konuşmam. Çay pişiririz. Çaydanlığa su yerine votka koyarız sen dilersen. Sonra da sen anlatırsın: Sevdiğin filmleri, sevdiğin parçaları, sevdiğin canlıları, sevdiğin… hep sevdiğin şeylerden konu açarsın. Ben sıkılmam. Ben seninle sıkılmamayı seni ararken öğrendim. Seni hayal ederken keşfettim sıkılmamanın azametini. Bir insan, bir insanı sıkamaz. Bir insan canı isterse sıkılır. Hacimler açarım sana içimde, dolman için, oraya akman için. Hacimler açarsın bana; çağlayarak gelirim. Endişelenmen gereksiz,

Bir nedeni yok. Yalnızca öptüm.

Olması gerektiği kadar fedakar biriyim aslında; daha fazlasını umma açıkçası. Endişelerim, ideallerim, halletmeye çalıştığım meselelerim var. Başkalaşmaya çalışıyorum. Gözardı edilmiş tutumlar edinmek hoş. Değişmek, hiç de zor değil. Yalnızca özgür olabilsem, sorun kalmayacakmış gibi sanki. Anlaşılmak istiyorum: sevdiğim bir şarkıyı herhangi biriyle paylaşırken aynı duyguları hissetmek arzusu bu. Evet, tıpkı bu. Sese, ahenge kapılırken, kendini müziğin ritmine verirken yanında bir diğerinin olabilmesi; görkemli bir anda birlikte sadeleşebilmek. Birlikte dansedebilmek gibi. Sen hastayken başucunda birinin sabaha kadar oturması gibi. Arada bir alnındaki teri silmesi, üstünün açılmamasına dikkat etmesi gibi. Bir başkası için hayatta kalma çabası gibi sanki. Ölmek için değil, yaşamak için uğraşmak gibi. Ummadan, hayal etmeden, sıradan, olduğu gibi.doğal. Ve ciddi. Ciddi ciddi hayatla mücadele edebilme gücü. Bu gücü yanyanayken yaratabilme yeteneği. Ben bu yeteneğin bir parçası olarak sokuluyorum sana. Masallarla geliyorum. Efsanelerle geliyorum. Herhangi bir insanın birikimiyle geliyorum aslında. Artniyetsizim. İnan,

Bir nedeni yok. Yalnızca öptüm.

Bazı sorulara cevap bulamadım; kuşkusuz gerekli de değildi bu. Soruyu soru halinde bırakıp sahici yanını korumaya çalışmam, cehalet mi sanıldı acaba? ! Bedenlerin bedenlerden istedikleri, ruhların, ruhlardan çıkarttıkları, karşılıklı acıların birbirlerinin etkisini arttırdıkları vakitlerde düştün aklıma. Aklıma yayıldın. Ne kaybedebilir, ne kazanabilirdim ki artık: Ortadaydım işte! Bir başkasının mal varlığına dönüşmeden yaşayabilmenin yalnızlığıydı bu. Hayır! Melankoli diye adlandırma bu durumu; ortak bir açı yakalayamama sorunu galiba. Her kadın gibi doğurmak hevesi, her erkek gibi dağların doruklarında biraz gözden ırak hüzünlenme denemeleri aslında. Kusura bakma, kafam biraz dağınık,

Bir nedeni yok. Yalnızca öptüm.

İnsan inandığı şeyler uğruna muhteşem hatalar da yapabilir. Kızmamalısın. Darılmamalısın eğer bir kardeşlik varsa aranızda. Sevgi, hoşgörü takıntıları da değil. Bir elmanın kırmızı olması, bir gülün öyle kokması, bir derdin halledilmesinin ardından gelen ferahlık kadar sıradan ve güzeldir hata yapmak da. Aşka çılgınlığın yakıştığı çağları neden unutalım? Neden tarihin çuvalına tıkalım tatlı serseriliği, az biraz sergüzeşt olmayı? ! Ilımlılık mı kurtaracak insanlığı? Alttan alma mı örtecek bunca çirkefi, zorluğu, belayı? Demokrasi, senin saçlarından güzel olamaz. Senin yüzünden daha güzel olamaz krediler, faizler, repolar, tahviller. Dünyanın en uzun gecesi 21 aralık değil, beni terkettiğin gecedir. Beni üzdüğün, yorduğun, yıprattığın gecedir. Bir kabahat mi gerçekten kendi dışında birine hayranlık beslemek? ! Gerçekten kırıyorsun beni,

Bir nedeni yok. Yalnızca öptüm.

Birinin peşindeyim ben; tanımsız bıraktığım birinin. Sessizliğin doyurduğu, biçimli ve endişeli birinin. Düşüncelerimi zapteden, kelimelerimi korkutan birinin. Yanında huzurlu uyuduğum, mutlu uyandığım birinin. Onunla olmakla, onunla birlikte yaşamakla gizli bir gurur duyduğum, asla kıskançlığa ya da sahiplenmeye dönüşmeyen bir tutkuyla bağlandığım birinin. Onu arıyorum göğe her baktığımda; bir melek gibi uzanıp yüzüme dokunacağını tasarlıyorum. Bütün aşkların payına düşen şiddetten arınmış, başkalarına aynı/ birbirimize farklı koktuğumuz bir sevginin yolu bu. Cesaretimi ondan alıyorum pervasızca ve yine ona ben cesaret veriyorum mücadele ruhunda. Bir sır gibi saklıyoruz misafirliğimizi. Hüzün bitince geri döneceğiz çağımıza. İnsanlığa karışmaya hazır yapışık kalpler taşıyoruz aşkımızda. Bizim aşkımız hakikaten beden gücü gerektiriyor akıl kadar. Yapacak çok işimiz var. Dövüşecek çok düşmanımız var. Kucaklayacak çok arkadaşımız var. Bizim sebebimiz bu. Bizim fazlalığımız bu. Belki de iksirimiz. Kanayan yüzlerle çevrili bir gezegende, fırtınaya karışan bellek tozlarımızla, erdemlerimizle, ideallerimizle ayaktayız. Yalan söylemiyorum

Bir nedeni yok. Yalnızca öptüm.

Evet, sen de isterdin sanırım huzurlu yaşayabileceğin bir hayatın planlarını yapabilmeyi; kolaya indirgenmiş, biraz fazlayı aşırılıkta aramayan, ölçülü bir heyecanla kritersiz bir maceraya aday kahraman olmayı. “Rüzgara dur, yağmura yağma, mevsime değiş” demeyi; doğru, hepimizde biraz tanrıyı kıskanmak var galiba. Bütün günahlar da buradan kaynaklanıyor adeta. Hırslarımızın, çekincelerimizin odağı burası. Kazanmaktan çok, kaybetmeyi göze alabiliyoruz. Çikolata bile kurtlanabilir. Dondurma erir. Çiçek solar. Galiba önemli olan, onları yerinde yaşamak, yerinde korumak! Birer hatıraya dönüşseler bile! Kaç ölüme kaç doğuma şahit olduğunu hatırlayabiliyor musun? Sevmek, ifade edebilmek kadar, ifadeyi unutmamaktır da.

Şimdi sessizce uzaklaşmalıyım. Çünkü beni anlamadığını, anlamak için uğraşmadığını, hatta bunu önemsemediğini biliyorum. Aynı otobandaydık ve birimiz birimizin yanından geçip gitti. Hafızasızlığı, gurur saymanın adil yanı! . Hangimiz süratliydik; önemi kalmadı. Hangimiz daha özveriliydik; bunun da.. umarım mutlu olursun. Bunu bir çöküntü anında da söylemiyorum. Hiç kimse aldatmadı ötekini; yalnızca böyleydik işte! . Yüzüme öyle bakma nefretle,

Bir nedeni yok. Yalnızca öptüm.

Benden uzaklaştıkça, bana ait olandan yakanı sıyırdıkça rahatlayacağını, herşeye yeniden başlayabileceğini sanıyorsun. Kimbilir, doğrudur belki de! . Adımın yaşamadığı, adımın özlemle anılmadığı yerlerde kime umut verebilirim ki zaten? Romantizmin tehlikesi büyük! Romantizmin tehlikesi büyük! Romantizmin esrarı büyüleyici! Romantizmin kanına girdiği insanlar bencil ve hırslı!
Ben seninle birlikte yaşlanabilecek kadar erken yola çıkmayı istemiştim; maceramız uzundu çünkü. Maceramızın tahakküm altına alınamayacak kadar mükemmel olması, donanımımızla ilişkiliydi. Ynni, sen ne kadar sevecensen, ben ne kadar yıpratıcıysam.. o da o kadar mükemmeldi. Özveri denebilir buna. Evet, buna özveri demek beni mutlu ediyor. İnsan, özverinin çocuklara ad olarak verilebileceği bir dünyada tanımını kaybediyor. Bu kaybedişteki kaosun ritmiyle çekiliyorum sana. Sen bir mıknatıssın şeffaf ve ben, çekilirken sana içimdeki alelade metal parçalarıyla, kan şekerim düşüyor, ağzım düşüyor, ellerim.. en çok da ellerim düşüyor! . Sakın ha üstüne alınma,

Bir nedeni yok. Yalnızca öptüm.

Ben seni kırmak için yaratılmadım. Uzun zamandır seni planlıyorum haksızca; cezalandırılacak kadar mı yabancı, tanınmaz ve suç yüklüydüm? ! Belki; seni çok yıprattığımın, bıraktığımın elbette farkına vardım, ama herşey mi benim aleyhte varoluşumla açıklanabilir? ! Beni, başta sana olmak üzere kimliklere karşı saldırganlaştıran koşulları tek başıma ben mi oluşturdum? Seni kaybettim. Bunu biliyorum. Seni kaybettiğimi sen çekip gitmeden önce de biliyordum. Ortadaydı. Bedel ve kefalet ortadaydı.. senin hakkında bir satır yazmamaya çalışmamın nedenini hiç düşündün mü? ! Sana ait olanları içten içe koruma uğraşı mıydı sanki bu: kuşkusuz. Hala da saygıyla ağlıyorum. Büyük bir tesadüfe yenildim, büyük bir eksen kaymasıyla, sihirbazın şapkasında sıkışıp kalan tavşan gibi,

Bir nedeni yok. Yalnızca öptüm.

Elbette kızıyorsun bana; belki en çok da bu zayıflığıma kızıyorsun: Tedirginliğime, seni kaybetme endişeme, telaşıma, şaşkınlığıma, titreyişime, ürpermem, anlamlarını anlamamış kelimelerle yetinmeme, müzakerelerde bulunmama, buhranların yorduğu bir gençlik yaşamama, bilincimi sana yönlendirmeme, sürekli sürekli içmeme, kelimlerin kifayetsiz olma durumuna, vesaireye vesaireye.. İnadıma öfkeleniyorsun. Seni bırakmama, seni özgürlüğüne salmama hiddetleniyorsun. Bu da aşk işte! Bu da entrika! Bu da soysuzlaşmanın, aşkın getirdiği dalaveralarla kendine kilitlenmenin başka bir çeşidi! Peki anahtar nerede sevgilim? ! peki anahtarın üzerindeki yivler kimin eseri? ! Dur, dur, bağırma,

Bir nedeni yok. Yalnızca öptüm.

Bunlar da geçecek şüphesiz. Seni unutmama kaç yüzyıl kaldı ki.. bir küsme, bir burulma biçimiyle gidişinin ardından şehrin gri cephelerine fevkalade ağır bir el bombası gibi düşen bunaltının bıraktığı korkunç acının unutulmasına kaç yüzyıl kaldı ki.. Yaralandım. Bütün noktalarımdaki nöbetçiler de yaralandı. Çığrından çıkmış bir ayaklanma gibi ağlamakta yalnızlığım. Bir gerçek aramıyorum felakete. Bir bahne göremiyorum arkadaşlarımın beni teselli etmek için söyledikleri kelimelerin hanesinde. Ama yokluğunu doldurmuyor sevda siyasetinin hançerleri. Ama bilemiyorum yağmurun ardından artık hangimiz suçlanacak.. Eğer hissediyorsan,

Bir nedeni yok. Yalnızca öptüm.

Ben sende ardı arkası kesilmeyen bir korku sevdim. Ben bir cüce çocuk sevdim sende sıska. Şiddetli ve hayret uyandıran manevralarla kendi kanına olan saplantılı aşkını sevdim. O rutubet kokan loş yüzündeki kanalizasyonları, az kelimeyle kurduğun cümlelerdeki gizli soru işaretlerini, barlardan çatlak bardak gibi atılmayı beklemeni, serserice patlamalarını, yuttuğun toplu iğneleri ve bir film hilesi hissi uyandıran utangaç hasret pozlarını sevdim. Dokunamadım sana. Parmakuçlarım neşterdi çünkü. Kırılan bir kemiğin sesiyle veda ederken,

Bir nedeni yok. Yalnızca öptüm.

Küçük İskender

Viyana’ya Kürt çıkarması

Viyana’daki ünlü Konzerthaus’da sahneye çıkan Kürt sanatçı Şivan Perwer “Türkiye’ye dönecek misiniz” sorusunu “Dönmek istiyorum ama şu anki Türkiye’nin beni kaldırması mümkün değil” diye cevapladı

34 yıldır sanat yaşamını yurtdışında sürdüren Kürt sanatçı Şivan Perwer, Avusturya’nın başkenti Viyana’da unutulmaz bir konser verdi. Türkiye’de TRT6′nın açılmasıyla başlayan “Kürt açılımı” sürecinde adı hatırlanan ve bizzat Başbakan Erdoğan ile Kültür Bakanı Ertuğrul Günay tarafından Türkiye’ye çağrılan Perwer, bu konserin barış ve kardeşlik adına düzenlendiğini söyledi. Cumartesi gecesi Viyana’nın ünlü konser salonu Konzerthaus’da yapılan ve Şivan’ın kendi müziğiyle klasik müziği harmanladığı konserine, Kürt milletvekilleri de çıkarma yaptı. Konseri Avusturya Cumhurbaşkanı Heinz Fischer, Kuzey Irak’taki Bölgesel Kürt yönetimi Başkanı Mesud Barzani, kapatılan DTP’nin eski Genel Başkanı Ahmet Türk ile milletvekilliği düşürülen Aysel Tuğluk ile BDP Muş Milletvekili Sırrı Sakık, AK Parti milletvekilleri Dengir Mir Mehmet Fırat ve Gülşen Orhan da izledi. Konserden önce bir araya gelen siyasiler, ‘müziğin, sanatın ve sanatçıların özgür olması’ vurgusu yaptı. Yaklaşık bin 500 kişinin izlediği konserde açılış konuşmasını yapan Avusturya Cumhurbaşkanı Fischer “Her insan dini, dili, derisinin rengi ne olursa olsun özgürce yaşamalı ve ayrımcılığa uğramamalıdır” dedi. Konser öncesinde Şivan Perwer’in Türkiye’ye dönüp-dönmeyeceği de konuşuldu. Sanatçı bu konuda, şunları söyledi: “Türkiye’de birçok şeyin değişmesi gerekiyor, bunlar gerçekleşmedikçe benim gelmem fayda etmez ki. Şu an gelişmeler bir adım ileri bir adım geri gidiyor. En büyük hayalim ülkeme dönmek, halkımla birlikte olmak ama şu anki Türkiye’nin beni kaldırması mümkün değil. Çünkü ben zor bir insanım, kendi gerçeklerimden vazgeçmem. Ben Türk ve Kürt halkını seviyorum ve birbirlerini incitmesini istemiyorum. Bu konserimin de demokratik açılıma katkı sağlamasını umuyorum.”

‘DÖNMESİNE ENGEL YOK’
Kapatılan DTP’nin eski Genel Başkanı Ahmet Türk de “Şivan, bugüne kadar inkâr edilmiş Kürt kültürüne hizmetleri olmuş bir insan. Biz de ona sahip çıkma adına buradayız. Gönül isterdi ki Şivan konserlerini özgürce Türkiye’de yapabilsin. Şivan müzisyen olarak Türkiye’ye geldiğinde özgürce müziğini yapabilir mi? Bunun cevabını arıyoruz” dedi. AK Parti Milletvekili Dengir Mir Fırat ise “Bu ziyaretim tamamen kişiseldir” diyerek, Başbakan Erdoğan’ın Şivan’ı açık ve net olarak Türkiye’ye davet ettiğini hatırlattı ve ekledi: “Şivan’ın bildiğim kadarıyla yasal bir engeli yok. Aldığı ceza da yok. Türkiye dışına çıktığı dönemde şartlar çok kötüydü. Ümit ederim ki bu süreç içinde Türkiye’ye gelir.”

kaynak:Sabah

Türkiye’deki Kürtlerin maruz kaldığı ayrımcılık ve baskı göz önünde bulundurulduğunda, Erdoğan’ın Gazze’ye dair adalet ve vicdan çağrıları değersiz kalıyor. Türkiye Ermeniler ve Süryanilerden de hâlâ özür dilemedi

 NİZAR AĞRİ

 Türkiye Başbakanı Tayyip Erdoğan her münasebette İsrail’in Filistinlilere yaptığı zulmü kınıyor. Hükümetinin ve partisinin adalete, insan haklarına ve değerlerine bağlılığına işaret etmekten bıkmadı. Erdoğan’ın Filistin, Gazze, vicdan ve adaletle ilgili bu süslü sözleri yeni değil. Birçokları da geçmişte aynı şeylerden bahsetti. Bununla birlikte uzun zamandır bu tür konuşmalar ciddiye alınmıyordu. Hatta bu söylemler alay konusu da yapıldı. Bunun sebebi Filistinlilerin zulme veya eşitsizliğe maruz kalmıyor olması değil, bu sözleri dile getiren hükümetlerin de zulüm, eşitsizlik ve hak ihlallerinde rekor kırmasıydı. Sözgelimi, kendi hapishaneleri vahşet ve işkence örneğiyken Guantanamo’yu eleştiren bir hükümeti onaylamak mümkün değil. Kendi azınlıklarını ezerken ve hatta varlıklarını inkâr ederken İsraillilerin Filistin halkına baskılarından bahseden hükümetlerin ateşli konuşmalarına dikkat çekmek de mümkün değil. Buna en iyi örnek İran. İranlı yöneticiler zayıf bırakılan ve zulme uğrayan insanlardan söz etmekten usanmıyor, ancak aynı zamanda Birleşik Arap Emirlikleri’nin üç adasını işgal ediyor; Lübnan, Irak ve Filistin’e karışıyor; ülke içindeki Beluci, Kürt, Arap ve Azeri azınlığa baskı yapıyor; ve iç muhalefete demir yumrukla muamele ediyor.
Adalet ve haklar birbirinden ayrılamaz. Bir yerde haklardan ve adaletten konuşanlar bu değerleri bir başka yerde görmezden geliyorsa çifte standart uyguluyordur. AKP hükümetinin de aynı durumda olduğu sır değil. Zira Türkiye milyonlarca Ermeni ve Süryani’yi tarihi bölgelerinden söküp atan etnik temizlik kampanyalarını itiraf etmedi ve yukarı Mezopotamya’daki varlıklarını anayasal olarak kabul etmedi. Aksine bu dosyayı açmaya çalışan herkesi cezalandırıyor. Türkiye bu katliamları tanımadı ve yol açtığı korkulardan dolayı özür dilemedi. Erdoğan’ın bahsini ettiği adalet, Türk devletinin işlediği soykırımı tanımasını gerektirir.
İsrail uçakları Erdoğan’ın öfkesini körükleyerek Gazze’yi bombalarken, Ankara’nın ABD ve İsrail’den satın aldığı uçaklar Türkiye’nin güneydoğusunu ve Kuzey Irak’taki Kürt köylerini bombalıyordu. Türkiye’deki Kürtlerin maruz kaldığı zulüm, baskı ve ayrımcılığı herkes biliyor. Türkiye Kürtlerin en basit insan haklarını tanımıyor, ayrımcı ve baskıcı politikalar izliyor. Kürtlerin durumunun Filistinlilerinkiyle karşılaştırılması, hakların sindirilmesi ve adaletin hiçe sayılması konusunda dile getirilen eleştirilerin ikiyüzlülüğünü ortaya koyuyor. Yazar Orhan Pamuk İsviçre gazetesi Tagesanzeiger’le söyleşisinde Türkiye’nin 30 bin Kürt ve 1 milyon Ermeni’yi öldürdüğünü ve kimsenin bunu dile getirmeye cesaret etmediğini söylediği için yargı takibine maruz kaldı. Türk basını onu hain olarak gördü ve bu durum Pamuk’un kamusal hayattan çekilmesine yol açtı. AKP hükümetinin Kürtlere yönelik açılımına dair büyük sözlere rağmen herşey neredeyse olduğu gibi duruyor. Şu anki vaatlere göre hükümetin rıza göstereceği azami sınır Kürtlere kendi dillerinde konuşma izni verilmesi…
Türk ordusu 20 yıldan uzun bir süre boyunca 30 bin kişiyi öldürdü; on binlerce Kürt köyü boşaltıldı ve yakıldı. 4 milyondan fazla Kürt kendi bölgelerini terk etmek ve korkunç zulümlerden kaçarak kentlere göçmek zorunda kaldı. Olağanüstü hal yasası bağlamında Kürt bölgelerine abluka dayatıldı. Bu abluka İsrail’in Gazze ablukasından daha ölümcüldü. Fakat ne Erdoğan ne de parti üyeleri tek kelime etti. Hiçbiri adaleti ve hakları hatırlamadı veya çocukların öldürülmesi, kadınların çığlıkları, yaşlıların imdat çağrısı karşısında bir şey söylemedi.

(Londra’da Arapça yayımlanan Hayat gazetesi, 30 Ocak 2010)

Herkes hedefini çok iyi bildiği ve yöntemini belirleyebileceği kendi mücadelesine katılarak devrimci süreçte yerini alır. Elbette proletaryanın müttefiki olarak; çünkü iktidarın bu şekilde uygulanıyor olması kapitalist sömürüyü sürdürmek içindir. Özellikle kendisine nerede baskı uygulanıyorsa orada mücadele ederek proletarya devrimi davasına gerçekten hizmet eder herkes. Kadınlar, mahkumlar, kura erleri, hastanelerdeki hastalar, eşcinseller, kendi üzerlerinde uygulanan iktidarın, zorlamanın, denetlemenin özel biçimine karşı şimdi spesifik bir mücadeleye başladılar. Günümüzde bu mücadeleler devrimci mücadelenin parçasıdır, yeter ki en fazla bir el değişikliğiyle aynı iktidarı düzenlemeye kalkışmasınlar. Proletaryanın devrimci hareketinin kendisi de her yerde aynı iktidarı sürdüren bütün denetim ve zorlamalarla mücadele etmek zorunda olduğu ölçüde bu hareketler de proletaryanın devrimci hareketiyle ilişkilidir.

Michel Foucault


Ekmek ve Hakikat

Liberter düşüncenin öncülerinden Pyotr Alekseyeviç Kropotkin, Ekmeğin Fethi kitabında işçinin, insanlığın ortak mirasındaki hakkını istemesinin, bu hakka sahip olmasının zamanının çoktan gelmiş olduğunu söyler.[1] Bu kitabın yayımlanışından geçen yaklaşık yüzyıla yakın süreçte ekmeğin fethi için verilen mücadelelerin önemini yadsıyamayız. Tekel İşçileri’nin durumuna katı bir emek-sermaye çelişkisi paradigması veyahut sınıf siyaseti gözlüğü ile bakmaktan öte Ankara’nın göbeğinde yaşanılan dayanışma ve direnişin mahiyetine odaklanmakta fayda var.

Türkiye toplumunun aslında böylesine lokalize olmuş bir deneyimle bile kendine gelebileceğini öngörebiliriz miyiz? Hiçbir zafer mutlak değilse bile yaşananlar bizlere bir şeyler öğretecektir. Bu, tarihin esaslı defterinde adalet ve özgürlük için mücadele hanesine eklenir. Paris Komünü’nü yaratan şartları sadece o gün içinde olup bitenlerle değerlendirebilir miyiz? Bu yüzden direniş sürecinde Tekel İşçileri’nin “asıl açılımı biz yaptık” demeleri boşuna değil. Türkiye’nin muktedirlerinin işsizlikle beraber yarattığı onca siyasal-kültürel-toplumsal sorun halının altından bir bir fırlarken “ev sahibi” olarak iktidarın tüm pişkinliğine rağmen şaşkına döndüğü kesin. Bir tarafta Kürt işçiler direniş alanında anadillerinde türküler söyleyip halay çekerken, diğer tarafta çoğu AKP’ye oy vermiş işçilerin solcu öğrencilerle 4/C üzerine giriştikleri siyasi tartışmalar kulağımıza çalınıyor. Üniversitelerden, sol partilerden, bağımsız bireylerden, çevredeki esnaftan gelen destek şimdiye kadar yaşanan işçi direnişlerinden farklı olarak iktidara karşı mücadelenin çoklu temelini oluşturuyor.

Son seçimlerde MHP’ye oy vermiş Amasyalı bir Tekel işçisinin, kendileri için yardıma koşan solcu öğrencilerin çok sigara içmelerine üzüldüğünü söylemesi bile mücadelenin açtığı iktidar karşıtı yarığı bize göstermiyor mu? Binlerce fraksiyona bölünmüş sol siyasetin farklı formasyonlarından Ankaralıların, Feministlerin, ÖDP’nin, TKP’nin, Halkevcilerin, Sosyalist Parti’nin, İGD’li gençlerin, Öğrenci Kolektifleri’nin, Akademisyenlerin, Anarşistlerin orada, iktidara karşı mücadelede saf tutması salt bir sınıf siyasetiyle açıklanabilir mi? Bu tüm şaşkınlıklar ertesinde Türk-İş Başkanı Mustafa Kumlu’nun sanki yeri gelse grevi sonlandırmak isteyebileceği kanısına kapılmıyor da değiliz hani. Sendika eve dönme kararı alsa bile işçilerin bu hareketin öznesi olduklarına dair inançları o kadar yüksek ki sendikayı aşan bir direniş siyasetini gündeme taşıyorlar.[2] Aslında bu bize başka bir felsefi tartışmayı açıyor. İşçiler adına konuşabilir miyiz ya da konuşmak ne derece doğru? Burada sendikaların, sivil toplum örgütlerinin, sol partilerin, kişilerin, kurumların yapabileceği en doğru şey işçilerin seslerini her türlü enformasyon kanallarına iletebilmek. Sokaktaki dayanışmayı, enformasyonun iletiminde de sağlamak, iktidarın manipülasyonuna karşı kitle iletişim araçlarını doğru ve yerinde kullanmak. Sendikacıların değil, işçilerin kendi sorularını sormasına, konuşmasına ortam yaratmak gerekiyor.

Bizim söyleyeceklerimiz hem işçiler adına konuşmanın temsiliyetini yaratırken hem de iktidar onlar adına konuşmamızdan dolayı kendi lehine grevi kırma planları yapacaktır. Muktedirlerin orada işçilerden çok, eylemcilerin olduğuna dair söylemi kamuoyunda gündeme gelmesi böyle bir enformasyondur. Şunu kabul etmeliyiz ki iktidarın elindeki enformasyon araçları bizden daha güçlü, hızlı ve yaygın. Ama bu demek değildir ki iktidar her zaman kazanmakta muktedirdir. Belki bu soruları sormaya başlamak bile direnişe düşünsel anlamda naçizane destek sunacaktır. Bu yüzden direniş alanındaki sendikaların, siyasi partilerin, sol fraksiyoner yapıların işçilerin önüne geçmemeleri gerekmektedir. Esas olarak orada konuşması ve söz alması gerekenlerin işçilerin bizzat kendileri olduğu akıldan çıkarılmamalıdır. Eğer stratejiler doğru geliştirilemezse iktidar işçilerin yaptıkları bu direnişi hem cebirle hem de mevzuatla yerle bir edebilir. Gerçekten de bu konumlanmalar/süreçler/stratejiler grev alanında gözardı ediliyor olabilir mi? Bu sorunun cevabını tam olarak bilemesek de bunu şöyle öngörmemiz mümkün: Türk İş Genel Merkezi, Tek Gıda-İş Genel Merkezi ve Tek Gıda-İş’in Ankara’daki üç şubesine gönderilen tebligatta sendikanın Sakarya Caddesi’nde yaptığı eylemde kurulan çadırlara müdahale edilebileceği duyuruldu. Çadırların, direniş sırasında yakılan ateşin ve gürültünün şehir hayatını olumsuz etkilediği iddia edilerek aksi halde sendikacıların yaşananlardan sorumlu tutulacağı devletin baskı aygıtı polisle bildirildi. Bir Tekel işçisinin söylediğine göre polis, direniş alanı yakınındaki işyeri sahiplerine, işçileri, sendikayı şikayet etmelerini tavsiye ediyormuş. Bu tür kumpasların sonunda iktidar tarafından Tekel direnişinin kırılması “huzur”, “temizlik”, “özel mülkiyetsevicilik” gibi kavramlar eşliğinde süslenmiş olacak…

Michel Foucault ve İşçiler

Tekel işçileriyle dayanışmayı sürdürürken yazının üst kısmında bahsettiğimiz işçilerin konuşmasına olanak sağlamak mevzusunu Michel Foucault’nun entelektüelin siyasi işlevi bağlamında değerlendirmek mümkün. Michel Foucault’nun Fransa’da Billancourt’daki Renault fabrikasında işçi José ile söyleşisinde entelektüelin rolü, işçinin bilincini oluşturmak değil, işçide zaten var olan bilincin, bilgisinin enformasyon sitemine girmesini, yayılmasını ve sonuç olarak olup bitenlerin bilincinde olmayan insanlara ve diğer işçilere yardım etmesini sağlamaktır Türk-İş’in Tekel İşçilerini sanki alttan alta “satacak”mış havası verdiğini hissediliyor ve grevin ilk günlerinde Türk İş Başkanı Mustafa Kumlu’ya karşı da duran işçiler olduğu aşikâr. Ayrıca Sakarya Caddesi’ndeki Türk-İş Genel Merkezi bir şekilde dolaylı olarak işgal edildiğinden, açlık grevleri devam ettiğinden, işçilerin sendikanın gücünü aşan siyasetinden, çeşitli sol grupların desteğinden dolayı sendikacıların bundan rahatsız olabileceği ve iktidarla dolaylı yoldan anlaşmalar yapabilecekleri de muhtemel. Michel Foucault, José ile söyleşisinin devamında sendika bürokrasisini işçinin sözünü kapmasından dolayı eleştiriyor. Foucault, sendika bürokrasinin emekçilerin düşünemediğini, karar verecek ve düşünecek olanın kendisi olduğunu ilke olarak dayatıp karar verme, düşünme ve hesaplama hakkını gaspettiğini söylüyor. Aynı zamanda sendika bürokrasisinin hem kendiliğinden hem bilinçli olabilecek işçi eylemini engellemeyi kendine görev edinip, bu deneyimin ikiye bölünmesinden itibaren patrona hizmet edebileceğini belirtiyor.[3] Michel Foucault ve arkadaşlarının 1970’lerde Dayanışma Sendikası’na verdiği destek, sendikacılar gibi Polonyalı işçiler adına toplumsal, ekonomik, siyasi teorilerle bezenmiş bir söylemi dile getirmek yerine, kendi koşullarını ve taleplerini dile getiren işçilerin pratik ihtiyaçlarına cevap veren bir katkıya dönüşmüştür.[4]

Sokak ve Direniş

Sakarya Caddesi’ndeki esnaf, işçilere geceleri yer sağlayarak, kendi pankartlarını açarak, hal hatır sorarak Tekel işçilerine desteğe ve dayanışmaya devam ediyor. Direniş sürerken birçok ayrıntıyı gözden kaçırmamak lazım. Özellikle işçilerin futbol takımlarından üniversite öğrencilerine dek kendiliğinden gelişen bir destek komitesine sahip olmaları dayanışmanın gücünü daha da artırıyor. Tekel İşçileri’nden bir grup, geçtiğimiz yılın sonunda ODTÜ’nün güvenliğini polise devreden Jandarma’nın boşalttığı alanı işgal eden ODTÜ’lü öğrencileri ziyaret etti. Bu karşılıklı paslaşmalar Türkiye tarihinde benzer ittifakların örülmesinde önemli bir yer teşkil ediyor. Hatay’dan, Amasya’dan, İzmir’den ve daha birçok ilden gelen Tekel işçileri Ankara’da sizi ev sahibi gibi karşılıyor artık. Hoş geldiniz diyorlar. Konuşmak, sohbet etmek, güçlenmek, güç vermek, dertlerini anlatmak istiyorlar. Tekel İşçileri, ne kadar dirayetli olurlarsa olsunlar ulusal ve uluslararası arenadan ne kadar destek ve dayanışma görürlerse görsünler yoruldular. Bunu unutmamalıyız. Ankara Üniversitesi’nde geçen sene özel bir yemek şirketine bağlı çalışan Tadal İşçileri’nin Siyasal Bilgiler Fakültesi yemekhanesindeki işgal ve grevine sabaha karşı baskın yapan polisin sertliğini ve uyanıklığını hatırlamak lazım. Şimdi hep beraber iktidarın dolaylı ve doğrudan şiddetini teşhir edecek ve önleyecek stratejileri düşünme zamanı…

Derleme: Eren Barış

TELESKOP-21

HAYIR!

‘’Bir bu eksikti!’’ diye söylenmedim, haberle karşılaştığım da. Batman’lım Tango da öğrenir, twistte yapar, wals’e kalkıp ardından çiftetelli ile kendin den de geçer… Sorun, bunu ‘’Aaaa, Batman’da Tango kursu açıldı!’’ diye heberleştiren boyalı Türk medyasının işleyiş biçimi ve bu tip haberlerle gündeme geldiğinde buna sevindirik olan bir kısım zevatın içine girdiği ruh halinde? Medeni hayattan kopuk, Dünya kültürlerinden bihaber, töre batağında debelenen,  küçük bir taşra kenti algısı üzerimize yapışmış tamam, buna kısmen alette olmuşuz bu da tamam, ama sahiden ‘’Tango’’ denilen dansı ilk defamı duyuyor Batman ahalisi? Duyup, ilgi göstermek değişim midir ya da? Edebiyat, fotoğraf, sinema ve tiyatro alanında uğraş veren Batman Kültür ve Sanat Derneği (BART) ile ilintisine gelince; etkinlik ajandalarında pekte öyle şık durmamış bu çabaları! Dahası gerekte yok, bireysel çabalarla kotarılabilinecek bir çalışma hepsi bu! Geriye bizi gülünç duruma düşüren bu tip haberler kalıyor gördüğünüz gibi…

ŞAİRLER KORKAR MI?

Evet korkar. Zelzeleden, kazalardan, bir cinayete kurban gitmekten, terk edilmekten vs… Hepimiz gibi korkar. Peki çattığı dizelerin, gün gelir başına bela olacağını düşünerek, şiirinden ayıklamayı, şiirini katletmeye kalkar mı? İçinizden ‘hayır’ diyorsunuz benim gibi, buna eminim. Şiirini katletmemeli, dizesinin arkasında durmalı şair! Şairlere yakışan budur diyeceğiz son kerte de. Reha Muhtar bu ilginç konuyu işledi geçen hafta.  Rahmi Saltuk, geçen Pazartesi gecesi anısına Ustalara Saygı gecesi düzenlenen Ahmed Arif’in şiirlerini bestelemiş ve ünlü şairin şiirlerinin kendi sesinden ölümsüzleştirmek için, ilk longplay’i hazırlamak adına stüdyoya girmişti… 12 Eylül darbesini izleyen günlerdi… Ünlü şair Ahmed Arif stüdyoya girip sular seller gibi kendi şiirlerini longplay kayıtları için okumuş ve fakat Rahmi Saltuk okunan metinlerde bir eksiklik hissetmişti… “Üstat” dedi, “Bir eksiklik var… Ama nedir bilemiyorum…” Ahmed Arif tedirgin tedirgin yaklaştı Rahmi Saltuk’a “Bilmiyor musun Rahmiciğim” dedi, “Şiirlerden ‘Kürt Gelini’ ve ‘Şifre Buyurmuş bir Paşa… Vurulmuşum hiç sorgusuz yargısız’ dizelerini çıkardım şiirlerden…”

NO PASARAN!

Bir avuç Roman’ı içine sindiremedi Selende’liler! ‘No pasaran’ istenmiyorsunuz! ( ‘’Faşizme geçit yok’’ anlamında kullanıyordu bu sloganı İspanyol anarşistler…) / Tutuklanan arkadaşları için, Solcu gençlerin şehirde yapmak istedikleri kamuoyu açıklamasına da geçit yoktu geçen hafta! Şimdi kaç oldu bu yönlü çabaları, hala sürüyor mu? takip edemedim! Taaruzları aslanca savuşturuldu, söz de en Avrupa’i kent olan Edirne’liler tarafından. ‘’Biz PKK’lı değiliz! Kahrolsun Amerika!’’ sloganları bile kötekten kurtaramadı onları gördüğünüz gibi. ‘Garabet’ söylemlerine mi yanalım bu solcuların! Edirne’linin bu linç öfkesine mi? Bocaladık durduk. /  Milliyet’ten Ekonomi yazarı dillendirdi. Türizm sektöründe Kürt kökenli çalışanlar işten çıkarılıyor, yenisi alınmıyormuş! Türsab’ın en tepesindeki Başaran Ulusoy’dan duymuş bunu, ne yaptıysa ikna edememiş işverenleri Ulusoy!

TERSTEN MERAM!

Amerika’da bir üniversite yılın en itici kelimelerini seçmişti, geçen yıl! Çoğu Başkan Obama’nın soyadına ek koyarak oluşturulan sözcükler! ‘Açılım’ gündeme geldiğin de, herkes gibi heyecanlanmış? ‘’Ey barış, geldiysen kapıyı vurmadan gir!’’ başlıklı meramımda, ironik olacak ama, bana itici gelen sözcük ve terimleri şöyle sıralamıştım ‘’ Barış, Adalet, Eşitlik, Özgürlük… İster Farsça kökenli, Türkçe ya da Latince şu sözcüklerin, sözlükte, olsa ne olur? Olmasa ne?’’ Diye sormuş! ‘’Hangi sözlükte nasıl durduğu, nerden geldiği çok mu önemli?’’ Diye feveran etmiş! ‘’Söylene, dillene giderek iticileşen bu sözcüklerin bize ne çağrıştırdığına bakalım, onlara yüklenen anlama, biçilen değerlerine!’’Demiştim… Tıpkı içi boşaltılan, dillerde kirletile-kirlene Aşk ve sevgi sözcüklerinin başına getirilenler gibi! Yeni yılda itici gelen, O sözcüklere, şu sözcükleri de ekleyeyim diye sorup duruyorum kendime şimdi de! ‘Açılım, Darbe, Ergenekon, Teğet… Süreç, Çözüm, Şahin-Güvercin!

2009′DA ÇIKAN KÜRTÇE KİTAPLAR (1)

1- Qesra Spî / Mûrad Dildar / Çîrok

2- Elfabeya Min / Kamiran Alî Bedirxan

3- Alfabe / Mustafa Uzun

4- Of Of / Çîroka Gelêrî / Şukran Çaçan

5- Bexçeyê Heywanan / Ghislain Zuccolo

6- Serpêhatiyên Tom Sawyer / Mark Twain/ Werger

7- Conî û Cimêma / Bryan Guinnes / Werger

8- Newroz /Mustafa Uzun

9- Deqên Leopar / Rudyard Kipling / Çîrok

10- Azadî / Paul Eluard

11 – Kêzê û Mişko/ Feratê Dengizî

Kaynak: diyarname.com

Yavuz FIRAT / Günlük Gazetesi

BİR ÖLÜ KUTUNUN A’ZÂLARI…

Bünyende var olduğunu bilmediğin yerleri bile acıtır aşk…

Kuş ölülerini süpürdüğüm günleri kalbimin…

Kulaklarımdaki siren sesi beni nereye çağırıyor…

Ruh ağacından düşen bedeni ölmüş ruhlar düşerken ruhuma değiyor bu yüzden durmadan çınlıyor kulağım…

İyi yalnızlaştım… Çünkü iyice uzak… Kapıyı kaçıncı kapatışım… Kaçıncı duaya duruşum kendimle…

Yazıya da korkak, resime de bütün fırça darbelerine…

Ölü beden bilirde bir daha yenilenmeyeceğini içinde ki sıvıyı çar çabuk kullanıp bir daha hiçbir yeniliğe gebe kalmasın diye uzatır tırnakları, saçları, kaşları…

Saçlarım uzamıyor uzundur, küstürmüşsün diyorlar espriyle…

Belki de son töreni bekliyordur vücudum…

Ekmek hamurunu bırakırken taş fırına gerideki ekmeklerin yandığını görmüyor fırıncı…

Evinin hüznüne tahammülü olmayanlar sürekli misafir ağırlayanlar…

Ölesiye yorup kendini, düşünmeye kalmamış gücüyle girdiğiniz yataklar…

Yinede bölünür uykular rüyalar yıkım alanı… Olmadı… Olmaz…

Bir dua ezberlemeli sıkıştığın anda imdadına koşan, bir şiir…

Bir muska takmalı ya da… Kanayan yerin hep seninle kalsın, unutmanın girdabında erime diye…

Yoruldum, öldüm belki kırdım kapılarını bana dur diyenlerin…

Bir semaver sıcaklığı, çocuğun size sunduğu çiçek gibi bir şey saklayın kimsesiz günlerinizin tavan arasına…

Ansızın dönünce o odanın soğuğuna ısınıversin içiniz…

Bir ölü kutunun azaları…

Korkuluk…

Durmadan geri tepiyor aklımızın dolabına tepiştirdiklerimiz…

Oruç tutan yerlerimiz ağrıyor durmadan…

Bu muazzam kasılma…

Yağmur yağacak gömdüğümüz her şey dirilecek birazdan büyük sorgu için…

Bir ön temizlik belki en son yargıya çıkışın…

İşkence izlerini silmek, kıyametten önce yıkanmamız için kırk gün su akıtacak tanrı…
Hicran ASLAN

Eski Gönderiler »